Ödüllü yazar Serhat Kaya ile Antalya'da bir araya geldik
ve yeni romanı Uçurum'dan dünya edebiyatına, toplumların neşesini yitirişinden
modern insanın görünme arzusuna kadar uzanan özel bir röportaj gerçekleştirdik.
Haber-Röportaj: Alev Acıpayalı
Bir ülkenin ekonomik göstergeleri ölçülebilir. Nüfusu,
üretimi, büyüme oranları hesaplanabilir. Peki ya ruh hâli? Bir toplumun ne
kadar yorulduğu ne kadar umut taşıdığı ya da ne kadar neşe kaybettiği
ölçülebilir mi? Son yıllarda Türkiye'de sık duyulan cümlelerden biri şu:
"Eskisi gibi değiliz." Bu söz bazen bir mahalle için, bazen bir şehir
için, bazen de bütün bir ülke için söyleniyor. İşte böyle bir dönemde,
romanlarında insanın görünmeyen kırılmalarını anlatan Serhat Kaya ile edebiyatla
beraber çağımızın ruhunu da konuştuk. Uçurum'dan günümüz romanının geleceğine, Sinemadan
toplumsal hafızaya uzanan bu söyleşide konumuzun merkezinde hep çağın insanı
vardı.
Günümüz toplumunda sıkça kullanılan bir ifade var: "Neşemizi kaybettik." Sizce toplumlar gerçekten neşelerini kaybedebilir mi?
Elbette kaybedebilirler. Çünkü neşe, bireysel bir duygu olmanın
ötesindedir. İnsan yaşadığı toplumun iklimiyle nefes alıyor. Sürekli kaygının,
belirsizliğin ve hızın içinde yaşayan toplumlar zamanla hayal kurma
kabiliyetlerini yitiriyorlar. Neşe dediğimiz şey bazen umutla akrabadır. İnsan
gelecekte güzel bir şey olabileceğine inanıyorsa neşesini koruyabiliyor. Fakat
gelecek fikri zayıfladığında insanlar önce heyecanlarını, sonra meraklarını
kaybediyor. Bugün bana asıl tehlikeli gelen şey merakın ve yaşama iştahının azalması.
Ekonomi ya da siyaset insanların hayatını değiştirebilir. Peki edebiyat toplumların ruh hâlini değiştirebilir mi?
Edebiyatın ya da sanatın dünyayı doğrudan değiştirdiğine
hiçbir zaman inanmadım. Ama insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirebildiğine
defalarca şahit oldum. Bir roman okurken bazen uzun zamandır hissetmediğiniz
bir duyguyu yeniden hissedersiniz. Bir özlemi, bir şefkati, bir kaybı ya da
unuttuğunuz bir umudu... İyi edebiyat insanı didaktik olarak dönüştürmeye zorlamaz,
lakin onu kendisiyle karşılaştırır. Kendiyle yüzleşen insan, kendini ve
etrafında var olan insanları daha dengeli anlamaya başlar ve bu sayede ruh hali
de muhakkak değişir.
"Bugünün insanı yalnız değil, kuşatılmış"
Romanlarınızda yalnızlık önemli bir yer tutuyor. Sizce bugünün yalnızlığı geçmiş kuşakların yalnızlığından farklı mı?
Sanki biraz farklı. Eskiden yalnızlık daha sessiz bir şeydi,
en azından okuduğumuz metinler ve izlediğimiz filmlerde karşımıza çıkan
yalnızlık temasının işleniş biçimi bize bunu söylüyor. Bugün ise insanlar
sürekli bağlantı hâlindeler ama buna rağmen daha yalnız hissediyorlar. Çünkü
iletişim arttı, temas aynı ölçüde artmadı. Ben bugünün insanını yalnızlıktan
çok kuşatılmış hissediyorum. Herkesin bir fikri var. Herkes konuşuyor. Herkes
görünür durumda. Ama insanın kendi sesi başka kalabalıkların, birilerinin bile
isteye tasarladıkları ve adına “gündem” dedikleri içi boş ama gürültüsü çok
olan alanların içinde giderek zor duyulur hâle geliyor.
Son romanınız Uçurum üzerine çok güzel yorumlar yapıldı. Siz bugün dönüp baktığınızda o romanı tek bir cümleyle nasıl tarif edersiniz?
Uçurum, tarih boyunca var olan ve milletlerin gününü ayrı,
geleceğini ayrı olumsuz etkileyen baskıların toplum üzerinde yarattığı büyük,
ruhsal depremleri irdeliyor. Ama tek bir cümleyle, insanın baskılardan ve kendisinden
kaçma çabasının da hikâyesi diyebilirim. Çünkü hayatımız boyunca başkalarından
sakladığımız şeylerden çok kendimizden sakladıklarımızla uğraşıyoruz. İnsan
bazen bir ilişkiye, bazen bir işe, bazen bir şehre sığınıyor. Ama nereye
giderse gitsin sonunda kendi gerçeğiyle karşılaşıyor. Uçurum'u yazarken
ilgilendiğim biraz da buydu. Romanın asıl gerilimi insanın kendi içindeki
çatışmada gizli, tabii bunu keşfedebilenler için.
Romanlarınızda karakterler sık sık bir şeylerin peşinden koşuyorlar. Sizce insanı yöneten temel arzu nedir?
Sevilmek kadar görülmek de. Hatta bazen ikincisi daha güçlü
bir arzu. Çünkü görülmediğini hisseden insan zamanla kendi varlığından da şüphe
etmeye başlıyor. Bugün sosyal medyadan ilişkilere kadar birçok şeyin merkezinde
bu ihtiyaç var aslında. İnsan sadece yaşamak istemiyor. Yaşadığının fark
edilmesini de istiyor. Modern dünyanın en büyük trajedilerinden biri de hiç
olmadığı kadar görünürüz ama hiç olmadığı kadar anlaşılmıyoruz.
Bugün dünya edebiyatına baktığınızda sizi hâlâ heyecanlandıran yazarlar kimler? Tolstoy, Thomas Mann ya da Faulkner gibi büyük romancılardan sonra sizce roman sanatını ileri taşıyan isimler oldu mu?
Söylediğiniz isimler çok önemli isimler. Fakat bazen
edebiyat konuşulurken sanki büyük romanlar yalnızca uzak geçmişte yazılmış gibi
bir hava oluşuyor. Oysa her çağ kendi sesini üretmeye devam ediyor. Tolstoy'un
insana bakışındaki genişlik hâlâ büyüleyicidir. Thomas Mann'ın zihinsel
derinliği de öyle. Ama sonrasında da romanın sınırlarını genişleten önemli
isimler çıktı. Mesela W. G. Sebald'ın hafıza ile kurduğu ilişki beni etkiler; bir
yolculuğu anlatırken aynı anda bir medeniyetin kayıplarını da anlatabiliyor. Jonathan
Franzen'in modern insanın çelişkilerini ele alış biçimi çok anlamlıdır.
Márquez'in zamanı kullanış tarzı hâlâ öğretici geliyor bana. Annie Ernaux'nun
kişisel hafızayı toplumsal hafızaya dönüştürebilme gücünü önemsiyorum. Beni
etkileyen yazarların ortak noktası, insanın karmaşıklığını anlaşılabilir
kılmaları oluyor.
Türk edebiyatının bugün dünya edebiyatındaki yerini nasıl görüyorsunuz?
Yetenek konusunda hiçbir tereddüdüm yok. Türkiye’de çok güçlü hikâyeler ve
yazarlar var. Ancak dünya yayıncılık sistemi yalnızca edebi niteliğe göre
işlemiyor; görünürlük, çeviri ağları ve kültürel dolaşım gibi dinamikler de
belirleyici oluyor. Son yıllarda genç kuşak yazarların dünyayla daha rahat
konuştuğunu görüyorum. Bence iyi roman yerel başlar ama yerelde kalmaz. Bir
mahalleyi anlatırken insanlığı anlatabildiğinizde zaten dünya edebiyatının
içindesinizdir. Türk edebiyatı kendi toplumunu, kendi gerçekliğini anlatırken
aynı zamanda sınırları da aşabilmeli. Bunu yaparken Batıcı olmadan, özünden
uzaklaşmadan yapmalı. Çünkü çağlar boyunca sadece kendini anlatmak, anlatıyı
bir yankı odasına hapsetme riski taşıyor. Mesele İnce Memed’i yalnızca kendi
başına anlatmaktan çok, onu dünyanın başka İnce Memed’leriyle diyalog kurmaya
açmaktır. Romanı Köroğlu’ndan Don Kişot’a, Robin Hood’dan modern başkaldırı
kahramanlarına uzanan büyük bir anlatı zincirine bağlayabildiğimizde hem daha
evrensel hem de daha kalıcı olur. Çünkü İnce Memed sadece bir Türk romanı
değildir; dünyanın her yerinde adaletsizliğe karşı tek başına dikilen insanın
hikâyesidir.
Sinema ve roman aynı sorunun peşinde midir sizce? Sinemayla ilişkiniz nasıl?
Çok güçlü. Çünkü iyi sinema da iyi roman gibi insanı başka
bir hayatın içine davet ediyor.
Kieślowski'nin filmlerinde bunu hissedersiniz. Asghar
Farhadi'de de. Bu yönetmenlerin ortak tarafı teknik başarıları kadar, insanlara
karşı merak duymalarıdır. Bence sanatın temelinde de bu var zaten; merakını kaybeden
sanatçı, insan ulaşmayı da kaybetmeye başlıyor.
Türkiye'deki okuma alışkanlıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?
Türkiye'de çok güçlü bir okur kitlesi olmasa da sanata ve
edebiyata yoğun temas eden çok geniş bir kitle olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda
güçlü bir trend kültürü de var. Bazı dönemlerde herkes aynı kitabı okuyor, aynı
yazarı konuşuyor, aynı listeyi paylaşıyor. Bu yayıncılık açısından
anlaşılabilir bir durum. Ama edebiyat açısından biraz temkinli olmak gerekiyor.
Çünkü özellikle kalıcı edebiyat, çoğu zaman kalabalığın gittiği yönün tersinde
durur. Bugün çok konuşulan bazı kitaplar birkaç yıl sonra tamamen
unutulabiliyor. Bazı sessiz kitaplar ise yıllar sonra gerçek okurunu buluyor ve
daha geniş kitlelere erişiyor.
Hâlâ umutlu musunuz? Bunca yorgunluğa, kutuplaşmaya ve kırılmaya rağmen?
Neyi kastettiğinizi anlıyorum. Umut kelimesini dikkatli
kullanıyorum. Ama insanın değişebilme ihtimaline inanıyorum. Roman yazmaya
devam etmemin sebebi de biraz bu zaten. Eğer insanların değişmeyeceğine inansaydım
hikâye anlatmanın da anlamı kalmazdı. Dünya daha gürültülü bir yere dönüşüyor
olabilir. Ama insan ruhunun temel meseleleri değişmiyor. Bu yüzden iyi
hikâyelerin de insanlıkla birlikte yaşayacağını düşünüyorum. Bu nedenle
umudumun rengi hep yeşil ve yeşil hiç solmuyor.
Serhat Kaya'nın cümlelerinde dikkat çeken asıl nüans, büyük
iddialardan çok küçük gözlemler. Toplumların ruh hâlinden söz ederken de dünya
edebiyatını değerlendirirken de Uçurum'un karakterlerini anlatırken de bakışını
insanın iç dünyasından ayırmıyor. Bu yüzden onun romanlarında en büyük
çatışmalar içeride yaşanıyor. Neşesini kaybettiğini düşünen bir toplumdan,
hızın içinde yönünü kaybeden bireylere kadar uzanan bu röportajın sonunda
geriye bir sonuca varmaktan çok, insanı kendisi üzerine yeniden düşünmeye çağırabilmek
kalıyor. Serhat Kaya, romancılıkta insana bakış perspektifiyle bunu başarabilen
nadir yazarlardan. Kendisine Antalya’daki misafirperverliğinden ötürü teşekkür
ediyor, edebiyat hayatında başarılar diliyoruz.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder