Son yazılar

Blogger tarafından desteklenmektedir.

Serhat Kaya: 'En büyük arzularımızın çoğu aslında görülmek istemekten doğuyor'

3 Haziran 2026 Çarşamba

Serhat Kaya: 'En büyük arzularımızın çoğu aslında görülmek istemekten doğuyor'

Ödüllü yazar Serhat Kaya ile Antalya'da bir araya geldik ve yeni romanı Uçurum'dan dünya edebiyatına, toplumların neşesini yitirişinden modern insanın görünme arzusuna kadar uzanan özel bir röportaj gerçekleştirdik.

 

Haber-Röportaj: Alev Acıpayalı

 

Bir ülkenin ekonomik göstergeleri ölçülebilir. Nüfusu, üretimi, büyüme oranları hesaplanabilir. Peki ya ruh hâli? Bir toplumun ne kadar yorulduğu ne kadar umut taşıdığı ya da ne kadar neşe kaybettiği ölçülebilir mi? Son yıllarda Türkiye'de sık duyulan cümlelerden biri şu: "Eskisi gibi değiliz." Bu söz bazen bir mahalle için, bazen bir şehir için, bazen de bütün bir ülke için söyleniyor. İşte böyle bir dönemde, romanlarında insanın görünmeyen kırılmalarını anlatan Serhat Kaya ile edebiyatla beraber çağımızın ruhunu da konuştuk. Uçurum'dan günümüz romanının geleceğine, Sinemadan toplumsal hafızaya uzanan bu söyleşide konumuzun merkezinde hep çağın insanı vardı.

 

Günümüz toplumunda sıkça kullanılan bir ifade var: "Neşemizi kaybettik." Sizce toplumlar gerçekten neşelerini kaybedebilir mi?

Elbette kaybedebilirler. Çünkü neşe, bireysel bir duygu olmanın ötesindedir. İnsan yaşadığı toplumun iklimiyle nefes alıyor. Sürekli kaygının, belirsizliğin ve hızın içinde yaşayan toplumlar zamanla hayal kurma kabiliyetlerini yitiriyorlar. Neşe dediğimiz şey bazen umutla akrabadır. İnsan gelecekte güzel bir şey olabileceğine inanıyorsa neşesini koruyabiliyor. Fakat gelecek fikri zayıfladığında insanlar önce heyecanlarını, sonra meraklarını kaybediyor. Bugün bana asıl tehlikeli gelen şey merakın ve yaşama iştahının azalması.

 

Ekonomi ya da siyaset insanların hayatını değiştirebilir. Peki edebiyat toplumların ruh hâlini değiştirebilir mi?

Edebiyatın ya da sanatın dünyayı doğrudan değiştirdiğine hiçbir zaman inanmadım. Ama insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirebildiğine defalarca şahit oldum. Bir roman okurken bazen uzun zamandır hissetmediğiniz bir duyguyu yeniden hissedersiniz. Bir özlemi, bir şefkati, bir kaybı ya da unuttuğunuz bir umudu... İyi edebiyat insanı didaktik olarak dönüştürmeye zorlamaz, lakin onu kendisiyle karşılaştırır. Kendiyle yüzleşen insan, kendini ve etrafında var olan insanları daha dengeli anlamaya başlar ve bu sayede ruh hali de muhakkak değişir.

 

"Bugünün insanı yalnız değil, kuşatılmış"


Romanlarınızda yalnızlık önemli bir yer tutuyor. Sizce bugünün yalnızlığı geçmiş kuşakların yalnızlığından farklı mı?

Sanki biraz farklı. Eskiden yalnızlık daha sessiz bir şeydi, en azından okuduğumuz metinler ve izlediğimiz filmlerde karşımıza çıkan yalnızlık temasının işleniş biçimi bize bunu söylüyor. Bugün ise insanlar sürekli bağlantı hâlindeler ama buna rağmen daha yalnız hissediyorlar. Çünkü iletişim arttı, temas aynı ölçüde artmadı. Ben bugünün insanını yalnızlıktan çok kuşatılmış hissediyorum. Herkesin bir fikri var. Herkes konuşuyor. Herkes görünür durumda. Ama insanın kendi sesi başka kalabalıkların, birilerinin bile isteye tasarladıkları ve adına “gündem” dedikleri içi boş ama gürültüsü çok olan alanların içinde giderek zor duyulur hâle geliyor.

 

Serhat Kaya: 'En büyük arzularımızın çoğu aslında görülmek istemekten doğuyor'

Son romanınız Uçurum üzerine çok güzel yorumlar yapıldı. Siz bugün dönüp baktığınızda o romanı tek bir cümleyle nasıl tarif edersiniz?

Uçurum, tarih boyunca var olan ve milletlerin gününü ayrı, geleceğini ayrı olumsuz etkileyen baskıların toplum üzerinde yarattığı büyük, ruhsal depremleri irdeliyor. Ama tek bir cümleyle, insanın baskılardan ve kendisinden kaçma çabasının da hikâyesi diyebilirim. Çünkü hayatımız boyunca başkalarından sakladığımız şeylerden çok kendimizden sakladıklarımızla uğraşıyoruz. İnsan bazen bir ilişkiye, bazen bir işe, bazen bir şehre sığınıyor. Ama nereye giderse gitsin sonunda kendi gerçeğiyle karşılaşıyor. Uçurum'u yazarken ilgilendiğim biraz da buydu. Romanın asıl gerilimi insanın kendi içindeki çatışmada gizli, tabii bunu keşfedebilenler için.

 

Romanlarınızda karakterler sık sık bir şeylerin peşinden koşuyorlar. Sizce insanı yöneten temel arzu nedir?

Sevilmek kadar görülmek de. Hatta bazen ikincisi daha güçlü bir arzu. Çünkü görülmediğini hisseden insan zamanla kendi varlığından da şüphe etmeye başlıyor. Bugün sosyal medyadan ilişkilere kadar birçok şeyin merkezinde bu ihtiyaç var aslında. İnsan sadece yaşamak istemiyor. Yaşadığının fark edilmesini de istiyor. Modern dünyanın en büyük trajedilerinden biri de hiç olmadığı kadar görünürüz ama hiç olmadığı kadar anlaşılmıyoruz.

 

Bugün dünya edebiyatına baktığınızda sizi hâlâ heyecanlandıran yazarlar kimler? Tolstoy, Thomas Mann ya da Faulkner gibi büyük romancılardan sonra sizce roman sanatını ileri taşıyan isimler oldu mu?

Söylediğiniz isimler çok önemli isimler. Fakat bazen edebiyat konuşulurken sanki büyük romanlar yalnızca uzak geçmişte yazılmış gibi bir hava oluşuyor. Oysa her çağ kendi sesini üretmeye devam ediyor. Tolstoy'un insana bakışındaki genişlik hâlâ büyüleyicidir. Thomas Mann'ın zihinsel derinliği de öyle. Ama sonrasında da romanın sınırlarını genişleten önemli isimler çıktı. Mesela W. G. Sebald'ın hafıza ile kurduğu ilişki beni etkiler; bir yolculuğu anlatırken aynı anda bir medeniyetin kayıplarını da anlatabiliyor. Jonathan Franzen'in modern insanın çelişkilerini ele alış biçimi çok anlamlıdır. Márquez'in zamanı kullanış tarzı hâlâ öğretici geliyor bana. Annie Ernaux'nun kişisel hafızayı toplumsal hafızaya dönüştürebilme gücünü önemsiyorum. Beni etkileyen yazarların ortak noktası, insanın karmaşıklığını anlaşılabilir kılmaları oluyor.

 

Türk edebiyatının bugün dünya edebiyatındaki yerini nasıl görüyorsunuz?


Yetenek konusunda hiçbir tereddüdüm yok. Türkiye’de çok güçlü hikâyeler ve yazarlar var. Ancak dünya yayıncılık sistemi yalnızca edebi niteliğe göre işlemiyor; görünürlük, çeviri ağları ve kültürel dolaşım gibi dinamikler de belirleyici oluyor. Son yıllarda genç kuşak yazarların dünyayla daha rahat konuştuğunu görüyorum. Bence iyi roman yerel başlar ama yerelde kalmaz. Bir mahalleyi anlatırken insanlığı anlatabildiğinizde zaten dünya edebiyatının içindesinizdir. Türk edebiyatı kendi toplumunu, kendi gerçekliğini anlatırken aynı zamanda sınırları da aşabilmeli. Bunu yaparken Batıcı olmadan, özünden uzaklaşmadan yapmalı. Çünkü çağlar boyunca sadece kendini anlatmak, anlatıyı bir yankı odasına hapsetme riski taşıyor. Mesele İnce Memed’i yalnızca kendi başına anlatmaktan çok, onu dünyanın başka İnce Memed’leriyle diyalog kurmaya açmaktır. Romanı Köroğlu’ndan Don Kişot’a, Robin Hood’dan modern başkaldırı kahramanlarına uzanan büyük bir anlatı zincirine bağlayabildiğimizde hem daha evrensel hem de daha kalıcı olur. Çünkü İnce Memed sadece bir Türk romanı değildir; dünyanın her yerinde adaletsizliğe karşı tek başına dikilen insanın hikâyesidir.

 

Sinema ve roman aynı sorunun peşinde midir sizce? Sinemayla ilişkiniz nasıl?

Çok güçlü. Çünkü iyi sinema da iyi roman gibi insanı başka bir hayatın içine davet ediyor.

Kieślowski'nin filmlerinde bunu hissedersiniz. Asghar Farhadi'de de. Bu yönetmenlerin ortak tarafı teknik başarıları kadar, insanlara karşı merak duymalarıdır. Bence sanatın temelinde de bu var zaten; merakını kaybeden sanatçı, insan ulaşmayı da kaybetmeye başlıyor.

 

Türkiye'deki okuma alışkanlıkları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Türkiye'de çok güçlü bir okur kitlesi olmasa da sanata ve edebiyata yoğun temas eden çok geniş bir kitle olduğunu düşünüyorum. Ama aynı zamanda güçlü bir trend kültürü de var. Bazı dönemlerde herkes aynı kitabı okuyor, aynı yazarı konuşuyor, aynı listeyi paylaşıyor. Bu yayıncılık açısından anlaşılabilir bir durum. Ama edebiyat açısından biraz temkinli olmak gerekiyor. Çünkü özellikle kalıcı edebiyat, çoğu zaman kalabalığın gittiği yönün tersinde durur. Bugün çok konuşulan bazı kitaplar birkaç yıl sonra tamamen unutulabiliyor. Bazı sessiz kitaplar ise yıllar sonra gerçek okurunu buluyor ve daha geniş kitlelere erişiyor.

 

Hâlâ umutlu musunuz? Bunca yorgunluğa, kutuplaşmaya ve kırılmaya rağmen?

Neyi kastettiğinizi anlıyorum. Umut kelimesini dikkatli kullanıyorum. Ama insanın değişebilme ihtimaline inanıyorum. Roman yazmaya devam etmemin sebebi de biraz bu zaten. Eğer insanların değişmeyeceğine inansaydım hikâye anlatmanın da anlamı kalmazdı. Dünya daha gürültülü bir yere dönüşüyor olabilir. Ama insan ruhunun temel meseleleri değişmiyor. Bu yüzden iyi hikâyelerin de insanlıkla birlikte yaşayacağını düşünüyorum. Bu nedenle umudumun rengi hep yeşil ve yeşil hiç solmuyor.

 

Serhat Kaya'nın cümlelerinde dikkat çeken asıl nüans, büyük iddialardan çok küçük gözlemler. Toplumların ruh hâlinden söz ederken de dünya edebiyatını değerlendirirken de Uçurum'un karakterlerini anlatırken de bakışını insanın iç dünyasından ayırmıyor. Bu yüzden onun romanlarında en büyük çatışmalar içeride yaşanıyor. Neşesini kaybettiğini düşünen bir toplumdan, hızın içinde yönünü kaybeden bireylere kadar uzanan bu röportajın sonunda geriye bir sonuca varmaktan çok, insanı kendisi üzerine yeniden düşünmeye çağırabilmek kalıyor. Serhat Kaya, romancılıkta insana bakış perspektifiyle bunu başarabilen nadir yazarlardan. Kendisine Antalya’daki misafirperverliğinden ötürü teşekkür ediyor, edebiyat hayatında başarılar diliyoruz.

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder